Search for
Login | Username Password Forgot? | Email: | Create Account
Non English | Entries: 101 | Views: 37 | Modified: 2 hours ago | | Add to My Feeds
Report
ahmet rasim

Ahmet Hikmet Müftüoğlu Kimdir:

Basılmamış bir divana sahip Şair Yahya Sezai Efendi'nin oğlu olan Ahmet Hikmet, 1870'te İstanbul'da doğdu.

Süleymaniye Mahalle Mektebi'nde, Dökmeciler'deki Taş Mektep'te, Aksaray'daki Mahmudiye Vakıf Rüşdiyesi'nde ve Soğukçeşme Askeri Rüşdiyesi'nde okuduktan sonra girdiği Galatasaray Mekteb-i Sultanisi'nden 1888'de mezun oldu.

Tarımla alakalı Patates, kadın güzelliği ve cilt bakımıyla alakalı Tuvalet yahut Letâfet-i aza adlı iki çeviriyle edebiyat dünyasına dahil olan Ahmet Hikmet, 1893'den itirbaren Servet-i Fünun yazı ailesine katıldı.

Hariciye Umur-i Şehbenderi (Konsolosluk hizmetleri) Kalemi'ne memur tayin olunan Ahmet Hikmet, görevli olarak Marsilya, Pire ve Kafkasya'da bulundu. 1896'da İstanbul'a dönerek ilk memuriyet yerinde Ser-halifeliği'ne atandı ve Meşrutiyet'e kadar Hariciye Nezareti merkezinde çalıştı. 1898'den 1908'e kadar Galatasaray Sultanisi'nde öğretmenlik de yapan Ahmet Hikmet, bir süre Nafia Nezareti Ticaret Müdiriyeti Umumisi'nde de bulunduktan sonra tekrar Hariciye Nezareti'ne döndü.

1913'te Peşte Başşehbenderi olan Ahmet Hikmet, 1918'de İstanbul'a döndü ve önce Abdülmecit Efendi'nin Ser-karinliği'ne atandı. 1926'da Ankara'da Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk Hizmeleri ve Ticaret Genel Müdürlüğü'ne getirildi ve aynı yıl içinde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı'na atandı.

Anadolu - Bağdat Demiryolları ile Elektrik Şirketi İdare Meclisi azalıklarında da bulunan Ahmet Hikmet 19 Mayıs 1927 tarihinde İstanbul'da karaciğer kanserinden öldü.

Kitap Özeti:

Çağlayanlar’da yer alan hikâyeler tamamen vatani ve milli duygularla yazılmış nesirlerdir. Trablusgarp Savaşı dolayısıyla kaleme aldığı Padişahım Alınız Menekşelerimi, Veriniz Gülümü adlı hikâyesi, Anadolu insanının mert ve heybetli yapısının dile getirildiği Üzümcü hikâyesi, Göç destanından alınan bir konu etrafında oluşturulmuş Altın Ordu hikâyesi gibi konusunu Türk destanlarından, Türk tarihinden ve şahit olduğu Trablusgarp, Balkan, I. Dünya ve Kurtuluş Savaşlarının uyandırdığı derin duygu ve acılardan alan ve toplam 18 hikâyeden oluşan Çağlayanlar halka milli ve vatani bir şuur kazandırmak amacıyla da kaleme alınmıştır. Türkeli zeybeklerine isimli sunuş ile başlar.

TÜRKELİ ZEYBEKLERİNE

Ey Türk! Bu satırlarda mazinin destanlarını, halinin hicranlarını söylemek ve inlemek istedim. Bir keman gibi… Bu kemanı ana vatanın sinesinden yonttum. Tellerini kalbinin damarlarından çıkardım. İstedim ki bu sazın ahengini yalnız sen duyasın. Bu acıklı iniltiler yalnız sana dokunsun. Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmağa hak kazanmamıştır. Bu vatan senindir, ya kimsenin! Dünyanın her tarafındaki taşsız mezarların, azametinin malikâneleridir. Göğsünde tutuşan gönül, gönül değil, cephane oldu. Bu uğurda parçalandıkça kinin ve feyzin çoğaldı. Ey Zeybek! Bu kitabın parçalarını hançerinle yırt! Ve hançeri onun kalbinin üzerinde bırak! Bundan sonra silahının siperi bir kitap olsun.

Ey yurttaşım! Senin boynuna geçirilmek istenen esaret halkası ne bir gem, ne bir tasmadır. Boyunduruk altında olduğun halde, sen üşürken düşman ocakları için sana odunlar, sen açken düşman sofraları için sana buğday taşıtacaklar. Gençleri kanda, tazeleri gözyaşında boğmak istiyorlar. Asırlardır, dinin, milletin aşkına başına yağan, sonu gelmez bir beladır… Yurdun nihayetsiz bir Kerbela’dır… Memleketin içinde cenaze namazı kılınan, cenaze duası okunan bir mabed halini aldı. Ne yoncan, yongan kaldı. Bir Allah’ın bir de Muhammed’in kaldı. Çile çekmeyen varlığını duyamaz…

Bundan sonra duy ve anla ki medeniyet denilen büyük gürültünün manası makinedir. Ve makineyi Avrupa’nın elinden aldığın zaman, senin ruhunun onunkinden daha asil, senin kalbinin onunkinden daha temiz olduğunu meydana koyacaksın. Senin de dükkânını, tezgâhını fabrika ile sapanını tırpanını makine ile pazunun emeğini, öküzünün gücünü, buhar kuvvetiyle değiştirdiğin zaman alnının onunkinden daha yüksek olduğunu göreceksin. Bunu göstermeğe çalışmalısın. Rahat bırakırlarsa… Vaktiyle, Çin ve Hind’in medeniyetleriyle İran’ın feyzini birleştirdiğin gibi, bugün de Avrupa’nın irfanını Asya’ya ileteceksin. Ey kervanbaşı yürü! Bir Cuma namazından sonra çoluğun çocuğun ile beraber, cılız davarlarının otladığı yamacın ötesinde, derenin başındaki çağlayanların yanında çınarın gölgesinde otur. Mavi yeldirmeli, sarı başörtülü Ayşeciği’ni, güneşten saçları sararmış, yüzü kararmış yavrularını etrafına al.

Yaralı ve geniş göğsünü ve rüzgâra aç. Senin için ben ağlarım, Benim için kim ağlasın

ALPARSLAN MASALI

Bir kartal tarafından kaçırılıp, aslan tarafından büyütülen “alpARSLAN’ın” hikâyesidir.

YARAYI KANATAN

Birkaç yakın arkadaşın evinde gerçekleşen müzikli toplantıda yaşananlar anlatılır. Batı kültürünün, müziğinin, sanatının, felsefesinin etkisinde kalan bir doktorun kendi ülkesini ve kültürünü beğenmemesi, eleştirmesi, dolayısıyla kendi toplumundan kopukluğu irdelenir.

PADİŞAHIM ALINIZ MENEKŞELERİMİ, VERİNİZ GÜLÜMÜ

Samime Hanım, kanepede gazeteleri okumaktadır. Yanında Ayşecik vardır. Ayşecik, Samime Hanım’ın hizmetçisidir. Samime Hanım’ın kocası, Ayşecik’in de babası ve nişanlısı Trablus cephesine gittiklerinden beri koca evde birbirlerine arkadaşlık etmektedirler. Ayşecik, bu eve akrabası olan Samime Hanımın kocası Tuğrul Bey’in babasından haber alabileceği ümidiyle gelmiştir. Fakat Tuğrul Bey de kısa zaman sonra cepheye gitmiştir.

Samime Hanım ile Ayşe iki dert ortağı olmuşlardır. Her ikisi de her gün Allah’a cephedeki yakınları için yalvarmakta, evde matem havası esip durmaktadır. Samime Hanım, Ayşe’ye kocasından, Ayşe de utanarak nişanlısından bahsetmekte; böylelikle avunmaktadırlar.

Ayşe, Samime Hanıma muharebeden bir haber olup olmadığını sorar. Samime Hanım, gazetedeki haberi okumaya başlar.

Gazetede şunlar yazmaktadır: “On üç zırhlıya karşı bir asker”

“Salı sabahı düşman zırhlılarından on üçü Trablus’un şark tarafında kalan Hamidiye İstihkâmı’nı dövmeğe başla¬mışlardır. İstihkâmda on bir neferle bir çavuş vardı.

Neferlerin dokuzu bir müddet sonra şehid, ikisi mecruh olmuş ve sağ kalan Mehmed Çavuş isminde bir kahraman henüz parçalanmayan birkaç topla, dünyanın hiçbir muharebesinde işitilme¬miş, hiçbir memleketin tarihinde görülmemiş bir inat ve metanetle tek başına düşmana mukabele etmiş ve nihayet tunç toplarla beraber o pulat vücut da başına yağan yüzlerce gülle altında parça parça olmuştur. Böyle emsalsiz erlere malik olan millet dünyanın en büyük milletidir.”

Gazetedeki haberi duyan Ayşe, haykırmaya ve ağlamaya başlar. Haberdeki Mehmet Çavuş babasıdır. Ayşe baygınlık geçirir. Samime Hanım, onu teskin etmeye çalışır. İkisi de abdestlerini alarak Allah’a secde ederler. Dakikalarca ağlayarak Allah’a dua ederler. Samime Hanım, Ayşe’ye yatmasını ve Allah’a nişanlısının yaşaması için dua etmesini söyler.

Ayşe rüyasında nişanlısı Tosun’u görür. Bir melek, onu Trablusgarb’a nişanlısının yanma götürür. Nişanlısının yanında babası da vardır. Babası, nişanlısını götürmesini, onun yerine de savaşacağını söyler ve gider. Ayşe, Tosun’a sarılarak ağlamaya başlar. Tosunla birlikte bir yere otururlar. Tosun, düşman kurşunu askerlerimizin bağrını delerken, buradan ayrılamayacağını söyler. Bu arada, Tosun’un her yerinden inciler akmaktadır. Ayşe incileri toplayıp padişaha vererek nişanlısının bedelini vereceğini düşünür ve sevinir. Tosun, düğmesini açtığında içinden mücevherler dökülmeye başlar. Tosun, ona: “Benim bedelim bu çöllerin bütün kumlarıdır. Ben bitmeyince Trablus, bitmez.” der. Padişaha bir demet çiçek götürmesini söyler. Ona son söylediği cümle: “Gönlüm diyor ki ben şehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padişaha vereceksin.”

Ayşe, sabah olunca hemen bahçeden çiçek toplar. Padişaha gidecektir. Dolmabahçe Sarayı’nın önünde elinde çiçeklerle duracak, padişah onu görünce Ayşe’yi yanına çağıracaktır. O da padişaha: “Alınız menekşelerimi, veriniz gülümü!” diyecektir. Bu düşüncelerle evden çıkar. Yolda birkaç bölük asker görür. İçlerinde Tosun da vardır. Onu görünce gözleri kararır ve oracığa düşüverir. Ayşe aklanmıştır. Gördüğü asker Tosun değildir. Elindeki menekşeler de çamurun içine düşmüştür. O anda rüyada Tosun’un: “Ben şehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padişaha vereceksin.” dediğini hatırlar. Ağlayarak onun şehid olduğunu anlar.

ALTIN ORDU


Bu öyküde Türklerin Orta Asya'dan dünyanın dört bir yanına dağılışı anlatılır. Bir sonbahar sabahı göklerden 3 defa tekrarlanan Göç!.. Göç!.. Göç!., sesini duyar ve hanlarının etrafında toplanarak dünyaya yayılırlar.

ÜZÜMCÜ

Yazar bir temmuz günü Büyükada'da otururken uzaktan gelen sokak sancılarının sesleriyle hayallere dalar. Özellikle, "çaavuuuş!......." diye bağıran hey¬betli üzümcü dikkatini çeker. Bu adamda Türk insanının üstün niteliklerini görür. Bu hikâyeyle yazar Anadolu insanının uyanışına tanıklık eder.

SÜMBÜL KOKUSU

Pazar günü, Budapeşte Darülfünunu Tabiiyyat şubesinde öğrenim gören Hüseyin Arif, Macaristan’ın dar sokaklarından birinin kasvetli, dar evlerinden birinde, gazete okumaktadır. Gazetede Çanakkale Savaşı’nın gidişatıyla ilgili pek çok haber vardır. İstanbul’un, Boğazlar’ın her yanının sarıldığı, ülkenin çok zor durumda olduğu yazmaktadır. Hüseyin Arif, memleketinin düştüğü bu durumdan dolayı büyük bir hüzün içindedir. Ülkenin cephane durumu çok eksiktir. Oysa düşman askerlerine her yandan yardım gelmektedir. Onların her türlü imkânı karşısında Türk askerinin yalnızca bir göğsü, bir de pazusu vardır. İstanbul; camileriyle, mavi denizi ve göğü, mezarlıkları, surları ile gözlerinin önüne gelmektedir. Ona göre, İstanbul’un hamalları Avrupa’nın lortlarından daha asildir. Kaldığı Macar topraklarındaki sokaklara göre İstanbul’un sokakları daha nurani, daha neşelidir. İçinden bir çığlık kopar. Allah’a, vatanımı düşmana çiğnetme, diye yalvarır.

Bu hüzün içinde, memleketine ait neyi varsa hepsini koklar. Sonra pencereyi açar. Ev sahibi dört gün önce bir sümbül vermiştir. Pencereyi açınca duyduğu sümbül kokusuyla irkilir. Sümbül saksısının üzerine kapanarak ağlamaya başlar. O sırada kapı vurulur. Gelen Mehmet Siyavuş’tur. Mehmet’e sümbülü derinden koklamasını söyler. Mehmet Siyavuş da irkilir. Çünkü sümbül, İstanbul kokmaktadır. Mart aylarında İstanbul’da işportalarda ‘bahariye kokuları ‘ diye satılan sümbül kokusunu hatırlarlar. İkisi de Ah vatan!’ derler. Vatanı kaybediyoruz.’ diye ağlamaya başlarlar. İki genç, bir şey yapmaları gerektiğine karar verir. Hüseyin Arif arkadaşına; ‘Yaşamak alçaklıktır. Çanakkale cephesinde ölmeliyiz.’ der. Birbirlerine sarılarak ikisi de vatan için savaşmaya karar verir. İki gün içinde eşyalarını satarlar. Pasaport işlemleri için gittiklerinde görevli onlara ‘Talebelerin askerlikleri ertelendi.’ dediğinde, onlar büyük bir huzurla ‘Biz gönüllü gidiyoruz.’ cevabını verirler.

TURHAN NASIL ÇILDIRDI

Turhan Paris'te hukuk ve sosyoloji eğitimi görmüş bir gençtir. Arzusu siyasetle uğraşmak; milleti için, İslâmiyet için yaşamak, çalışmaktır. Çalışmalarıyla büyük bir nâm bırakmak ister. İslâmlar, Türkler, Tatarlar hakkında ne kadar kitap varsa okur. Türklerin ve Müslümanların geçmişteki kuvvetlerinin ve bugünkü düşkünlüklerinin nedenlerini öğrenir. Bilgi ve görgüsünü geliştirmek için bütün dünyayı gezer. İstanbul'a geldiğinde ise, Türklük ve İslâm adına bir kez daha hayal kırıklığına uğrar. Büyük bir kültürel yozlaşmayla karşılaşır. İslâmlık ve Türklüğü tekrar eski günlerine döndürmek amacıyla Türk Ocağına devam etmeye başlar.
Bir gün ortalık ağarırken kendini Sultan Selim Camiinin şerefesinde bulur. Korkuluğun -üzerinden kendisini aşağıya atar. Cebinden çıkan kâğıtta şöyle yazar:

"Ey Yavuz! Milletimin selâmetini yalvaracaktım. Ayaklarına kapanmak için sana yükselmek istedim. Yan yolda gözlerim karardı. Düştüm. Allah günahımı affetsin!"...

AYŞE KIZ'LA VATO

Türk, Amerikalı, İtalyan ve Alman dört arkadaş Macar Kontu Geza'nın antika koleksiyonunu görmek amacıyla onun konağına giderler. Burada aile yadigârı antikaların yanında duvara asılı Vato'nun bir tablosu ve Gördes halısıyla karşılaşırlar. Bu halıları Anadolu'nun güzel ve saf Ayşe kızları binbir zorlukla dokumaktadır. Kont, halıya olan hayranlığını fakir düşsem bile Vato'nun eserlerini satarım, bu halıyı ise asla satmam diye belirtir.

YATAĞAN

Yazar, İstanbul'un en iyi ailelerinden birinin oğlu genç bir zabit olan arkadaşı Tuğrul'un evine ziyarete gelir. Tuğrul, Elena isimli bir kadınla yaşamaktadır. Bir gün kadın Türklüğe ve Müslümanlara hakaret dolu bir mektup bırakarak ve Tuğrul'a atalarından kalan firuze ve mercan işlemeli "yatağan" ı da alarak kaçar. Bu ihanet iki genci pek fazla şaşırtmaz. Çünkü Osmanlı'nın egemenliği altında yaşayan bütün milletler hep ona ihanet etmiştir.

RAHAT DÖŞEĞİ

1334 Senesi Kânunuevvel, Pangalü. Mekteb-i Harbiye'nin önündeki arabalara şilteler, karyolalar yüklenir. Yataklar, hastalar hepsi bu okuldan dışarı çıkarılır. Yaralılar, bitkin durumdaki askerler duvarların dibine çömelmiş bekleşirler. Karşılanndan ise rap rap düşman askerleri geçer. Bu görüntü ise tüm İstanbul halkını kahretmektedir. İki üç asker ise sancakları, bu milletin namusunu kimseye göstermemek için şiltelerin arasına sakla¬maya çalışır.

MAVİŞ

Bu öyküde boğaziçinin güzelliği ve ihtişamı anlatılır. Maviş sözcüğüyle kastedilen Boğaziçi'dir.

BAHAR

Bir bahar günü İstanbul’udur, yazarla koltuk değnekli bir gencin hüzünlenmeleri hikâye edilir.

BAYRAM

Bir bayram günü yazar çocukluğunun bayramlarıyla şimdiki bayramları karşılaştırır ve içini büyük bir hüzün kaplar.

GÖZYAŞI ÇEŞMESİ

Fasih ve Beliğ Beyler, iki şair arkadaştır. Memleketin içine düştüğü kötü durum nedeniyle büyük bir keder içinde Sarayburnu'na doğru ilerlerler.

MATEMİN KUVVETİ

Eşini kaybeden Yavuz Bey'in ızdırabı anlatılır.

İNCİ

Çok güzel bir kadın olan Yıldız Hanım'la pulad zırhı içindeki Hilâl Bey'in birbirlerine aşklarını itiraf edişleri dile getirilir.

YAKARIŞ

Türk milleti adına Tanrı'ya yakarış anlatılır.

Kitabın sesli özetini dinlemek için BURAYA tıklayın.

100 Temel Eser Ana Sayfası


More from Yaşama Dair


^ Back To Top